Urfa Değerlerinden Şair Nabi Hayatı Eserleri

2010-12-12 13:36:00

Belki Daha Önce şairimiz Nabi'den Bahsetmem gerekirdi ama demek bugüne kadar nasip değilmiş...

(1642-1712). Ünlü bir Divan şairi olan Nabî doğum yeri olan Urfa'da öğrenim gör­dükten sonra 1665'te İstanbul'a giderek Vezir Mııctafa Pasa'nın kâtibi oldu. Mus­tafa Paşa Padişah IV. Mehmed'in yakın çev­resinde bulunduğundan Nabî'nin de sarayla ilişkisi güçlendi. 1675'te ilk ünlü yapıtını, IV. Mehmed'in şehzadeleri için Edirne'de düzen­lediği sünnet düğünü şenliklerini anlatan Sur-name'yi yazdı. 1678'de çıktığı hac yolculuğu­na ilişkin izlenimlerini Tuhfetü'l-Haremeyn adlı yapıtta topladı.
Nabî, koruyucusu Mustafa Paşa'nın 1686'da ölümü üzerine Halep'e yerleşti. Bu­rada oğlu Ebulhayr için öğütlerle dolu Hayri­ye adlı ünlü mesnevisini kaleme aldı. O güne kadar yazdığı şiirlerini bir DivariAa topladı. 1710'da yakın dostu olan Halep Valisi Baltacı Mehmed Paşa sadrazamlığa getirilince Nabî' yi de İstanbul'a götürdü. Darphane emirliği, Anadolu muhasebeciliği gibi görevlerde bulu­nan Nabî bir yandan da resmi ve özel mektup­larını içeren Münşeat'ım düzenledi. Kısa bir hastalıktan sonra İstanbul'da öldü.
Nabî'ye Divan edebiyatında ayrı bir yer kazandıran özelliği, şiirlerindeki bilgece tavır­dır. Osmanlı Devleti'nin duraklama dönemin­de yaşaması, birçok savaşa, yenilgiye, top­lumsal yıkıma tanık olması onu bu yönde etkilemiştir. Şiirlerinde ahlakçı bir yaklaşım egemendir. Öbür Divan şairleri gibi duygula­ra, doğa betimlemelerine hemen hiç yer vermez. Söz oyunlarına başvurmaz. Nabî'nin şiirleri yerel deyimlerle, atasözleriyle güçlen­dirilmiş mısralardan oluşur. Bu yüzden de "hikemi şiir" denen düşünceye önem veren çığırın öncüsü sayılır.


TemelBritannica

Vikipedia'dan Alıntıdır alttaki yazı...

1641 senesinde, Şanlıurfa'da doğan Yusuf Nâbi yokluk ve sefalet içinde yaşayarak büyümüş, 24 yaşındayken de İstanbul'a gitmiştir. Burada eğitimine devam eder, şiirleri ile tanınmaya başlar. Paşa vefat edince ise Halep'e gider. İstanbul'da geçirdiği dönemde birçok önemli isimle arkadaşlıkları olmuş, sarayla da bazı ilişkiler kurmuştur. Bunun da etkisiyle, Halep'te geçirdiği yıllarda (yaklaşık 25 yıl) devletin sağladığı imkânlarla rahat bir hayat sürdürmüştür. Eserlerinin çoğunu Halep'te geçirdiği bu yıllarda kaleme almıştır. Daha sonra arasının da iyi olduğu Halep Valisi Baltacı Mehmet Paşa sadrazam olunca Nâbi'yi yanına aldı. Bu dönemlerde Nâbi Darphane Eminliği, Başmukabelecilik gibi görevlerde bulundu. Ayrıca, bazı kaynaklara göre Nâbi aynı zamanda çok güzel bir sese sahipti ve müzik konusunda da fazlasıyla başarılı idi. "Seyid Nuh" ismiyle bazı besteleri olduğu bilinir. Nâbi, İstanbul'da 1712 yılında vefat etti. Kabri Karacaahmed Mezarlığı'nda Miskinler Tekkesi'ne giden yolun sol kenarında olup, II. Mahmûd Han ve İkinci Abdülhamîd Han tarafından tâmir ettirildi. Nabi bazı kaynaklara göre espirliydi.

Dönemi, Çalışmaları

Nâbi Osmanlı'nın duraklama devrinde yaşamış bir şairdi, yönetim ve toplumdaki dejenerasyona ve bozukluklara şahit oldu. Çevresindeki bu negatif olgular onu didaktik şiir yazmaya itmiş, eserlerinde devleti, toplumu ve sosyal hayatı eleştirmesine neden olmuştur. Ona göre şiir hayatın, karşılaşılan sorunların ve günlük yaşamın içinde olmalı, hayattan, insandan ve insanî konulardan izole edilmemelidir. Bu yüzden şiirleri hayat ile alâkalı, çözümler üretmeye çalışan, yer yer nasihatta bulunan bir yapıdadır. Eserlerinin herkes tarafından anlaşılması ve hayatla iç içe olmasını istemesindendir belki de, kullandığı dil yalın ve süssüzdür. "Bende yok sabr-ı sükûn, sende vefadan zerre, İki yoktan ne çıkar fikredelim bir kere." Na ve bi kelimeleri arapça ve farsçada 'yok' anlamına gelmektedir.Bu beyitte Nabî mahlasının oluşumunu belirtmektedir...

Başlıca Eserleri

  • Dîvân
  • Hayriyye
  • Hayrabâd
  • Tuhfetü'l Haremeyn
  • Surname
  • Fatihnâme-i Kâmaniçe
  • Zeyl-i Siyer-i Veysi
  • Münşeat


Urfalı büyük şâir Yûsüf Nâbî (vefat 1712), çağdaşı olan Çorlulu Ali Paşa’nın kararıyla evi yıkılıp perîşân olunca aşağıdaki gazeli yazmış. Derler ki; “keşke yüz evi olup yüzü de yıkılsaydı da Nâbî’den, böyle yüz eser kalsaydı.” 
Bu şiire çok sonraları yapılan nazire ve tahmisler cidden kayda değer evsaftadır.
Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz
Biz neşâtın da gâmın da rûzgârın görmüşüz
[Zaman bağının baharını da gördük güzünü de; üzerimizden neş’e rüzgârları da geçmiştir gam fırtınaları da.]

 

Çok da mağrûr olma kim meyhâne-i ikbâlde
Biz hezârân mest-i mağrûrun humârın görmüşüz
[Mevki sahibi olunca zafer sarhoşu oluverme; zîrâ böylesine mest (sarhoş) olup sabah olunca da baş ağrısı çeken binlercesini görmüşlüğümüz var.]

Top-ı âh-ı inkisâra pây-dâr olmaz yine
Kişver-i câhın nice sengîn hisârın görmüşüz
 [Gönlü kırık olanın atıverdiği âh topunun nice büyük sultanların muhkem kalelerini yıktığını biliriz.]

Bir hurûşiyle eder bin hâne-i ikbâli pest
Ehl-i derdin seyl-i eşk-i inkisârın görmüşüz
 [Derd ehli olanların kırıklıkla döktükleri gözyaşlarının yaptığı seller önünde nice gösterişli kâşânelerin, mâlikânelerin yerle bir olduğunu biliriz.]

Bir hadeng-i cân-güdâz-ı âhdır sermâyesi
Biz bu meydânın nice çâbük-süvârın görmüşüz
[O garipler ki, bütün sermâyeleri can yakıcı bir âh silâhından ibarettir ama, onu şöyle bir attıkları zaman, nice hızlı süvarilerin vurulup yere serildiklerini gördük.]
 
Bir gün eyler dest-beste pây-gâhı cây-gâh
Bî-aded mağrûrun sadr-ı i’tibârın görmüşüz
[Sadarette itibar üzere oturan nicelerini gördük ki; gün geldi de onlar el pençe vaziyette pabuçluğu mekân tuttular (yani hizmetçi oldular)]

Kâse-i deryûzeye tebdîl olur câm-ı murâd
Biz bu bezmin Nâbîyâ çok bâde-hârın görmüşüz
[O elindeki –gururla kaldırıp kaldırıp- içtiğin kadeh var ya, gün gelir de dilenci çanağına döner; benzerlerini çok gördük.]

Söz Nâbî’den açıldığı için bir diğer meşhur şiirini de takdim etmek isterim.

Sultan Dördüncü Mehmed zamanında hacca giden surre alayında geçer hadise. Nâbî merhûmun içinde bulunduğu kafileye –bugünkü tabirle- sponsorluk eden ağa Medine-i Münevvereye yaklaşıldığı bir sırada insanlık icabı hafif uykuya dalınca, Efendimizin bu kadar yakınında uykuyu edebe mugayir gören hikmet şairimiz irticalen yüksek sesle beş beyt terennüm eder:
 
Sakın terk-i edebden, kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu!
Nazargâh-i ilâhîdir, makâm-ı Mustafâ’dır bu.
[Edebi terketmekten sakın! Zîrâ burası Allahü teâlânın sevgilisinin bulunduğu yerdir. Bu yer, Hak teâlânın nazar evi, Resûl-i Ekrem’in makâmıdır.]

Habîb-i Kibriyânın hâb-gâhıdır fazîletde,
Tefevvuk-kerde-i Arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ’dır bu.
[Burası Cenâb-ı Hakk'ın sevgilisinin istirahat ettikleri yerdir. Fazîlet yönünden ise, Arş-ı âlânın üstündedir.]

Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-i âdem zâil,
Â’mâdan açdı mevcûdât dü çeşmin; tûtiyâdır bu.
[Bu mübârek yerin mukaddes toprağının parlaklığından yokluk karanlıkları sona erdi. Yaratılmışlar, iki gözünü körlükten açtı.]

Felekde mâh-ı nev Bâb’üs-Selâmın sîne-çâkidir,
Bunun kandîli cevzâ Matla-ı nûr-i ziyâdır bu.
 [Gökyüzündeki yeni ay, O'nun kapısının yüreği yaralı âşığıdır. Gökyüzündeki oğlak yıldızı bile O’ nun nûrundan doğmaktadır.]

Mürâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha,
Matâf-ı kudsiyâdır bûse-gâh-ı enbiyâdır bu.
[Ey Nâbî! Bu dergâha edebin şartlarına riâyet ederek gir. Zîrâ burası, büyük meleklerin etrâfında pervâne olduğu yer olup; bu kapının eşiğini, peygamberler bile edeb ve hürmet dairesinde eğilip öperler.]

Son beyte gelince üstad, baştan beri yapılan sert ihtarların muhatabı olarak kendisini göstermekte, böylelikle muazzam bir tevazu örneği sergilemektedir.

Gerçi hadise malûmdur; şehre girilince acaip bir şey olur: Sabah ezanını bitiren müezzinlerin her biri bu şiiri okurlar. Nâbî merhum adeta şoktadır. Çünkü bu manzumeyi herhangi bir insanoğlunun bilmesine imkân yoktur. Birkaç dakika önce kendisi tarafından irticalen söylenmiştir çünkü.

Bulduğu müezzinin yakasına yapışır, işin sırrını ve hikmetini sorar. Ancak müezzinlerin ağzını bıçak açmaz. İyice şaşıran merhum şair en son ser-müezzini bulur ve ona da aynı suali tevcih eder; kendisini de tanıtır. Bunun üzerine ser-müezzin der ki:

“Arkadaşlarımız ketum davranmakta haklıdırlar; çünkü mesele sırdır. Ancak siz Nâbî iseniz, sizden de gizli değil tabiî. Efendimiz (aleyhisselâm) bu gece her birimizin rüyasını teşrif ederek bu şiiri ta’lîm edip emrettiler: -Ümmetimden Nâbî şehre geliyor; sabah ezanından sonra bunu okuyarak kendisini karşılayınız!”

Nâbî merhum ikinci kez şoktadır. Sorar:

“Ümmetimden Nâbî dedi mi?” diye…

Evet cevabını alıp, yeminle te’yîd ettirir; yemini üç kez tekrarlatır ve sevincinden bayılır.

Kaynak ayan-beyan anlaşılmıştır ve hikmet şairimiz müjdelerin en büyüğüne kavuşmuştur.

 

Av. Hayati İnanç

1014
0
0
Yorum Yaz